Zonguldak’ın Kanayan Kaldırımları: Bir Kutu Peçeteye Sığan İnsanlık
Bir insanın onuru, satmaya çalıştığı üç kuruşluk peçete kutusuyla sınandığında, o şehrin tüm kaldırımları utançtan çökmelidir.
Cumhuriyet Caddesi’nin soğuk taşları, o gün sadece aceleyle işine yetişmeye çalışanların ayak seslerini değil, koca bir çaresizliğin demir kapılara yankılanan feryadını dinledi. Zonguldak’ın dar sokaklarında nefes almaya çalışan, hayatın zaten çoktan kıyısına ittiği yaşlı bir adam, zabıtanın karşısında bedeniyle değil, tükenmişliğiyle duruyordu. Başını o soğuk sac kapıya defalarca vururken çıkan her bir ses, aslında sağırlaşmış vicdanlarımıza, görmezden geldiğimiz yoksulluğa atılmış sarsıcı bir tokattı.
Son aylarda Zonguldak sokaklarında giderek sıklaşan zabıta denetimleri, basit bir "kaldırım işgali" meselesinin çok ötesine geçmiş durumda. Şehrin düzenini sağlamak adına atılan her adım, hayatta kalabilmek için o daracık kaldırımlardan başka sığınacak yeri olmayan seyyar satıcıları daha da köşeye sıkıştırıyor.
İki Farklı Gerçekliğin Çarpışması
Ortada birbiriyle acımasızca çarpışan iki ayrı dünya var:
Sistemin Bekçileri: Kendilerine verilen "sokakları temiz tutma" emrini uygulamak zorunda olan, kentin estetiğini ve nizamını korumakla görevli görevliler.
Sokağın Sürgünleri: Ekonomik krizin çarkları arasında ezilip kayıt dışılığa mahkûm edilmiş, akşam evine bir somun ekmek götürebilmek için o kaldırımı kendine tezgâh yapmaktan başka çaresi olmayanlar.
Bu çatışma, nizam ile kaosun değil; tokların belirlediği kurallar ile açların hayatta kalma refleksinin savaşıdır. Zabıtanın ceza makbuzu, evdeki tencerenin boşluğunu doldurmuyor. Denetimler sıklaştıkça, seyyar arabalar çekildikçe, o insanların çaresizliği de aynı oranda keskinleşiyor, tıpkı o demir kapıya vurulan baş gibi kanamaya başlıyor.
Sedye Üzerindeki Ekmek Teknesi
İzleyenlerin boğazını düğümleyen, o olayı sıradan bir asayiş vakasından çıkarıp bir insanlık trajedisine dönüştüren o asıl anı hatırlayın. Sağlık ekipleri, o yaşlı adama müdahale etmeye çalışırken, adamın göğsüne sımsıkı bastırdığı o peçete kutusunu… Can havliyle, kan ter içinde kıvranırken bile bırakmadı onu.
Çünkü o kutu, yetkililerin gözünde yolu kapatan bir "işgal aracı" olabilirdi ama o adam için çok daha fazlasıydı:
Kimseye el açmamanın namusuydu.
Çocuklarına götüreceği lokmanın umuduydu.
Bütün dünyası, onuru ve yaşama tutunduğu tek dalıydı.
O peçete kutusu, bir insanın elinden zorla alınmaya çalışılan haysiyetiydi.
Ambulansın siren sesleri Zonguldak sokaklarında yankılanıp kaybolurken, bizler o caddede kirlenmiş vicdanlarımızla baş başa kaldık. Sistemin dayattığı o pürüzsüz şehir vitrinlerini korumak uğruna, sokağın gerçek sahiplerini, o kentin en yoksul çocuklarını kanattık. O yaşlı adamın satmaya çalıştığı onca peçete bile, o soğuk kaldırıma dökülen kanı ve bu vahşi düzenin yarattığı utancı temizlemeye asla yetmeyecek.